asurekasem tarafından yazılmış tüm yazılar

Telefonsuz hayat düşleri

telefon

Telefonsuz bir hayat düşlüyorum; olur olmaz zamanda çalınca sinirlerim zıplamasın. O bilinmeyen numarayı görüp, ‘yine mi bir satıcı’ endişesiyle, ‘cevap versem mi/ vermesem mi?’ kararsızlıkları olmasın. ‘Ya önemliyse?’ diye açıp, iştahla konuşan satış temsilcisinden önce sözü alabilme sonra da rencide etmeden kapatmaya çalışmanın sıkıntısı da olmasın.

Telefon olmasın hayatta, sadece yüz yüze, göz göze konuşmalar olsun. Yüzlerdeki  ifadelerin saklanmadığı ortamlarda, hattın ucundakinin hayaline değil gözbebeklerine bakarak konuşulsun. Yetmedi, uzanıp eli tutulsun. Ayrılırken ‘telefonlaşırız’  demek yerine, birdaha nerede, ne zaman görüşüleceği kararlaştırılsın. Özlemle ayrılınsın, özlemler telefonla bastırılmasın. Görüşünce sımsıkı sarılınsın, çalan bir telefonla bölünmeyen sohbetlerde paylaşımlar kesintisiz olsun. Olmaz mı?!??

Şemsiye

şemsiye

Şemsiyeler renkli olmalı. Puslu, sisli, gri yağmur havasına inat rengarenk salınmalı sokaklarda. Bugünlerde en çok şeffaf şemsiyeler görüyorum oysa. Hayatın koşuşturmacası içinde, her daim bir yere yetişme kaygısıyla, evden arkamıza bakamadan çıkarken portmantoda unutulan güzelim renklerdeki şemsiyeler dururken, daha düşen ilk damlayla sokaklara dökülen ‘kullan-at şemsiye’ satıcılarından alınan naylondan şeffaf şemsiyeler herkesin elinde. Onların da renklisini, beneklisini yapmışlar da yine de şeffaf işte.. Sonuç; gri hava başınızın üzerinde, renkli şemsiyeler evde unutulmuş bir köşede..

Yazmak özgürlük, yazmak şifa

yazmak

Birikmiş yazılacaklar, saklanmış zihnimin kenarında köşesinde; bu yüzdendir ruhumdaki daralma, kalbimdeki sıkışma. Yazmak özgürlük oysa, yazmak şifa. Müzik gıda, okumak vitamin ise ruha, yazmak enerji içeceği, ruhun kanatları.

Siz daha almadınız mı hiç kalemi elinize? Bırakmadınız mı aksın zihnin ırmakları kağıdın üzerinde. Dansetmeye başladıkça harfler kol kola girip, yetişemesin eliniz sözcüklerin halayına..

‘Ne yazacağım?’ diye düşünmeden başlayın yazmaya. Kalp bilir onu sıkıştıran kelepçenin anahtarını. Kalemle kağıdı buluşturduğunuzda ilham perileri elinizin kontrolünü alır, dökülür içinizdekiler teker teker. Bir şiir olur bazen gönlünüzden düşenler, bazen bir öykü, ya da bir mektup.

Kimsenin okuması önemli değildir; okunmak için yazılmaz tüm yazılar. Okunması ümidi vardır elbette; her su damlasının okyanuslara, her ruhun yaratıcı kaynağına ulaşmak istemesi gibi, yazılan her kelime de içten içe okunmak, anlaşılmak ister. ‘Su yolunu bulur’ derler ya, işte o yazılanlar da bulur birgün nihayet okuyucusunu. Kimi zaman birikmiş bir kitap olmuştur, kimi zaman ise bir kitabın sayfaları arasında unutulup da birgün bulan birinin yarasına merhem.. Ya da böyle dijitalleşir hiç bilinmeyen ruhlara yoldaş olur. İşte bu kelimeler böyle benden size ulaştı. Sizinkileri de bana gönderin n’olur!

Balık

balık

Ev çok dağınık diye söylenmeye başladı her sabahki gibi, zaten bir fanus içinde yaşıyordu birde buranın dağınık olması onu iyicene bunaltıyordu. Fanusa burnunu dayayıp dışarı bakardı zaman zaman. Kumsala ,onun arkasındaki denize. Denize ulaşmaktı en büyük hayali, bir deniz balığı olarak fanusta yaşamak zoruna gidiyordu. Belli etmek istemiyordu etrafa ama bu fanus  iyicene daralmıştı. En kötüsüde fanusun denize bu kadar yakın bir yerde olmasıydı. Denize köpek balıkları geldiğinden  beri bu fanusun içinde yaşamaya başlamıştı. Bir kumsalda bulmuşlardı onu kaçmaya çalışırken, renklerine kıyamadılar , ölüme terkedemediler , aldılar bir fanusun içine koydular  bedenini  ama kalbi hep denizlerde kaldı. Alışır gibi yaptı zamanla bu güvenli ortama, tek derdi sabah evi toplamaktı , genelde dağılırdı fanusun dibindeki taşlar. Taşları toplayıp düzenledikten sonra çekilirdi köşesine ta ki evin oğlu okuldan gelene kadar. Evin oğlu çok severdi onu. Yemeğini onun yanıda yer, dersini onun yanında yapar arada yaptığı taklitlerle yüzünü bile güldürürdü. Dışarı çıkarken yanında götürmek, arkadaşlarına göstermek isterdi bazen. Koyarlardı onu o zaman su dolu bir poşetin içine, dışarı çıkarlardı birlikte. İşte o anlarda evin oğluna belli etmek istemezdi  ama  çok daralırdı, sadece bedenen yaşar , ruhu ezilirdi, hep korkardı denizlerdeki köpek balıkları buraya da ulaşıp onu bulur diye.

Sıradan başlayan bir sabahtı. Şöyle başını hafif suyun üzerine çıkardı. Mis gibi karanfil kokusu geldi burnuna, içinde bahar açtı bu kokuyla, anlam veremedi bu duyguya, konuşma sesleri duydu arkasından, köpek balıklarından bahsediyordu ev halkı,birden kapanan dolap kapağının sesini duydu sonra.  Bu ses tekrar poşet içinde dışarı çıkmanın sesiydi. Çünkü evin oğlu çok severdi ya onunla dolaşmayı, dışarı çıkacakları zaman heyecanla açardı dolabı poşet almak için ,arkasından da hızla kapatırdı dolap kapağını sevinçle, bu sesle birlikte onunda yüreği kapanırdı hüzünle. O günde aynısı oldu arkasından bir el uzandı onu fanustan aldı ve su dolu poşete koydu. Dışarı çıktılar o anda yağan yağmur kalbinden akan gözyaşlarına karıştı. Her zaman fanustan gördüğü denize doğru yürüyorlardı. Bir yandanda anlatmaya başladı evin oğlu köpek balıklarına olanları, arkasından verdi ona müjdeyi artık denizlerinde köpek balıkları yoktu. Bu sefer kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. Biraz daha ilerlediler, kumsala vardıklarında artık  kalbi sevinç çığlıkları atıyordu. Ve çocukla birlikte hep o hayalini kurduğu denize girmeye başladılar. Daha sonra poşet açıldı ve bırakıverdi çocuk onu büyük bir sürpriz yaparak denize.  Aynı anda güneş açtı, denizin üzerideki bütün karlar eridi ve gökkuşağı ilk defa denizin içinden görüldü…

by Arzu Savaş

Doğaya dön!

 

doğaya dön

Bir melek kartı çektim; “Doğaya dön” dedi. Giydim en rahatından bir çift ayakkabı, en yakın parka doğru yola çıktım. Bilenler bilir, ben pek hareket insanı değilimdir. Daha çok bir kitap veya bir film eşliğindeki yatay pozisyonları tercih ederim boş zamanlarımda. Dolayısıyla itiraf etmeliyim ki, emir yukarılardan gelmese pek de çıkasım olmazdı o soğukta dışarı filan. Bu arada hava 17 derece, yani bana göre soğuk, eminim birçoklarına göre ılık. Zira hava sıcaklığı 18 derecenin altına indiyse benim için kış gelmiş, botları ve hırkaları çıkartmanın zamanı çatmış demektir.

Ben sizi tekrar doğaya götüreyim de, kitap, film, yatmak, soğuk falan derken üzerinize bir battaniye alıp altına girme hissi gelmesin. Önce okuyun, sonra deneyin, çünkü o gün hissettiklerim benim okuduğum değme kitapta anlatılamadı daha. Siz okuduysanız benimle paylaşın, okumadıysanız inşallah bana kısmet olur!

İnanır mısınız, kafanızdakiler sustuğunda – o nasıl olacak demeyin, etrafınızı saranlar farkında olmadan düşüncelerinizi ele geçiriyor –  ağaçların sizinle konuştuğunu işitebiliyorsunuz. Bir buhurdanlıktan üzerinize püskürtülen buhar misali her bir yapraktan size doğru akan oksijeni hissedebiliyorsunuz. Ayağınızın altındaki toprağın tüm negatif duygu ve düşünceleri bir paratoner gibi çektiğini, etrafınızda meleklerin dans ettiğini duyumsuyorsunuz. Gözünüz yeşilin tonlamalarıyla, kulağınız şehir seslerinden uzaklaşmanın mutluluğuyla bayram ederken, adım attıkça önce direnen tembel bedeniniz bir süre sonra size teşekkür ediyor. Eksik parçalarınızı bulduğunuz, artık tamam olduğunuz duygusu tüm benliğinize yerleşiyor. Artık buradan ayrılamam hayatımı burada böyle dolanarak geçireceğim fikri çok doğal geliyor ve neden daha önce düşünmedim acaba diye  hayıflanıyorsunuz? Herşeyin mümkün olduğu, mutluluk diye birşeyin gerçekten de varolduğunu kavrayıp önce şok geçiriyor sonra uçacakmış duygusuna kapılıyorsunuz. Zaman, mekan kavramınızı unutup kendinizi doğaya teslim ettiğinizde tüm dertler, tasalar uçmuş gitmiş, sanki hiç olmamış gibi.

“Yazdığına göre dönmüşsün, peki nasıl dönüyoruz?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Bir telefonla tabii ki! Mümkünse birdahaki kaçamakta telefonumuzu götürmüyoruz. Ama siz bunu başarabilirseniz, en azından nereye gittiğinize dair bir not bırakın, e mi?

Yıldönümü

yıldönümü

Seni umutsuzca beklediğim 365.gün bugün. Tadını çok sevdiğin, ilk yudumunu ağzında dolaştırıp, gözlerini zevkle kapatıp keyfini uzun uzun hissettiğin o şaraptan koydum yine. Bu ritüeli hiç bozmuyorum. Her akşam gelmene alışık olduğum saatte, sanki gelecekmişsin gibi iki kadeh çıkartıyorum. Sadece kendi kadehime sevdiğin şaraptan koyuyorum. Seninki gelmeni bekliyor. Yokluğunun kalbimde açtığı boşluğu hatırlatırcasına öylece bomboş duruyor.

Şarabın yanında hiçbirşey yok. Sadece bir paket sigara. Öyle severdik hatırlasana; sohbet, sigara, şarap ve biz. Hiç ayrılmazdık, hiç ayrılmayacaktık. Geç bulmuştuk birbirimizi. Aşkın değerini bilecek kadar acı çekmişliğimiz vardı. Son duraktı bu, huzurluyduk. Kah dertleşir yaralarımız sarardık, kah şakalaşır gülerdik. Çok mutluyduk çok, galiba…

Senin gidişin diğerlerine hiç benzemedi. Ne bir kavga, ne bir soğukluk. Öyle bir çıktın ki hayatımdan, bir rüyadan uyanmak gibi, hem de en güzel yerinde. Son aradığında, ayın yirmisinde geleceğim, seni çok özledim demiştin. Apar topar kapatırken sen telefonu, ben de diyebildim mi, dediysem duydun mu, duymadın da alındın mı, onun için mi aramıyorsun bilemiyorum şimdi. Üzerinden yıl geçti. Yarın ayın yirmis, yokluğunun birinci yıldönümü.

Beraber olduğumuz yıllar boyunca hiç yıldönümü kutlamadık biz. İkimiz de inanmazdık bu özel günlere. Hediye telaşı yaratan bu günlerin fazla abartıldığını düşünürdük. Bizim hediyelerimiz özel olmayan günleri özel kılardı. İşte parmağımdaki yüzük, bir 24 Nisan’da takmıştın. ‘Ciddiye alma ha, evlenme teklifi değil! Görünce kırmızı ojeli parmaklarına çok yakışacağını düşündüm.’ demiştin. 24 Nisan yüzüğüm ne zaman kırmızı oje sürsem parmağımdadır. İşte 21 Eylül oltam. Bir oltayla geldin bir gün, ‘Haydi balığa çıkıyoruz!’ dedin. 21 Eylül o oltayla özel oldu o günden sonra. Ya sen, ne yaptın acaba 11 Şubat koldüğmelerini, takıyor musun? Hani el yazımı çok severdin de, ben de kendi elyazımla isminin baş harflerini yazdırmıştım o koldüğmelerine.

İlk defa bir yıldönümü kutlayasım var. Gidişinin yıldönümü de olsa kutlasak, bir kez daha görsem seni. Söz sormayacağım neden gittiğini, neden aramadığını, neden bir açıklama yapmadığını. Gözlerime dolacak yaşlarım, sevmesen de engel olamayacağım, ama hiç hesap sormayacağım…

Kayıp

Kayıplar bize eksilmişiz duygusu verir. Biz de kayboluruz gidenle birlikte. İçimizde başlayan yangın ortalığı dumana boğar, göz gözü görmez ruhumuzun derinlerinde. Ateş hiç sönmeyecek, acımız hiç bitmeyecek sanarız yangın kavurdukça. Ama Yaradan’ın insanı en özel canlı saymasının bir nedeni de dayanma gücümüzdür. Hatta ruhun yaşam sınavındaki notu bu yangınlara dayanma başarısına göre verilir. Kaybetmeden anlamaz insan elindekinin kıymetini. Mutluluğunu farketmez mutsuz olmadıkça.

Kayıp ne denli büyükse sahip olunanlar o kadar değerlidir belki de bilemem ama tasavvuf inanışı kaybımızın büyüklüğü ölçüsünde Allah’ın sevgilisi olduğumuzu söyler. Bu yüzdendir ki Yaratıcımız içimizdeki yangının tamamen sönmesine izin vermez, bir mum alevi içimizde titrer durur. Kaybımızı unutturmamak için değil, Allah’ın sevgili kulu olduğumuzu hatırlatmak için. Ve sanırım kaybedecek hiçbirşeyimiz olmadığını düşündüğümüzde o son mum da söner. İşte o zaman tamamen karanlıkta kalırız.

Aile

Onsuz olmaz, zira sebebi hayatınızdır. Hepimizin istisnasız bizi bu dünyayla tanıştıran bir ailesi var. Bu tüm insanlığın ortak noktası. Ya aile içi ilişkiler, burada ortaklıklar bozuluyor. Kimi aileler çekirdek, ama o ufacık dünyalarında bile aralarında sonsuz bir uzay boşluğu. Kimileri ise çok kalabalık, ama atomun çekirdeğindeki parçacıklar gibi bir çekim var aralarında. Hani birine birşey olsa atom parçalanacak ve tüm evren yokolacak sanki.

Bir inanışa göre ruh hayat sahnesine çıkmadan önce kendi oyununu kurgular ve ailesini de kendi seçermiş. Ne kadar karmaşık ve zorlayıcıysa kurgu o kadar yüksekmiş ruhun tekamülü. Peki o zaman hangisi şanstır; ailenizin sizi pamuklara sarması mı, yoksa kaynar kazanlara atması mı?

Söz

Söz vermek önemlidir; iki dudak arasınsan çıkar kelimeler. Dudaklar önemlidir; sevgililer aşkın sözünü dudaklarını birleştirerek verir. Anne-babalar çocuklarına sevgilerini heryerlerini öperek gösterir. Büyüklere saygının sözü ellerini öpmektir. İki dudağın arasından çıkar sözler, dudaklar mühürdür.

Bir söz verirken bin düşünmeli insanoğlu. Söz uçar, yazı kalır dense de, önemsediğiniz birinin ağzından çıkan sözler kalbine yazılır söz verilenin. Olasılık eşittir birdir sevenin kalbinde. Arayacağım denince aranır, geleceğim denince gelinir. Ama nedense bazı iki dudağından değil de başka biryerinden çıkmış gibi davranır verdiği sözlere. Üzerine sifonu çekmiş gibi siler ve hayatına devam eder.